Sömürgeciliğin Tarihsel Sorumlulukları: İklim Adaletine Giden Bir Yol Olarak Toplumsal Cinsiyet Adaleti

209

12.04.2022

Gina Cortés Valderrama (Women Engage for a Common Future/WECF), Isadora Cardoso (IASS), ve Dr. Grace Kageni Mbungu (IASS)

İster bir ülke, ister bir grup ya da birey olsun, kalkınma kavramı ya da refah olarak anladığımız şey, tarih boyunca bir ideoloji olarak sömürgecilikten kaynaklanan sosyal yapılar tarafından şekillendirilmiştir. Sömürgecilik, tek kültürlü bir tahakküm biçimi ve dünyayı anlama ve şekillendirme biçimi olarak toplumumuzda yerleşiktir. Etkisi, birbirimizle ve doğayla etkileşim kurma biçimimize kadar uzanmaktadır. Üretim araçlarını, bedenlerin metalaştırılmasını, insanlığa atfedilen toplumsal değeri, toplumsal rolleri ve bunların hiyerarşisini belirlemiştir.

Bugün, özellikle Küresel Güney’de yer alan ülkelerde doğanın, toprakların, bedenlerin ve kimliklerin aşırı sömürülmesini serbest bırakan da aynı modeldir. İklim adaleti, iklim eylemi için ulusal, bölgesel ve yerel stratejilerin geliştirilmesinde sömürgeciliğin geçmiş ve devam eden etki ve sonuçlarını dikkate alır. Daha geniş iklim adaleti hareketi, devletlerin tarihsel ve süregelen toplumsal cinsiyet ve iklim adaletsizliklerinden sorumlu tutulmasını ve gerekli telafilerin yapılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte, iklim adaleti bayrağı altında sistemik dönüşümü sağlamak, güç ilişkilerini ve toplumsal cinsiyet normlarını kesişimsel ve topluluk temelli bir bakış açısı ve yaklaşımla yapısöküme uğratmamızı gerektirir. Sonuçta, toplumsal cinsiyet adaleti olmadan iklim adaleti sağlanamaz.

Tarihsel sorumluluklar için bir çağrı olarak iklim adaleti

Toprağın işgali ve insanlar da dahil olmak üzere doğanın sömürülmesi, kalkınma stratejilerini algılama, anlama ve uygulama biçiminin başlangıcını karakterize etmiştir. Sömürgeleştirmeden bu yana, yerli ve Afro-azınlık toplulukların yerlerinden edilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini vurgulayan ve heteronormativiteyi dayatan elitist bir hiyerarşinin dayatılması, bu nüfusların temel haklarını yok saymış ve tüm çeşitlilikleriyle kadınlara, trans ve ikili cinsiyet rejimiyle uyumlu olmayan bireylerle birlikte, cis-cinsiyetli erkeklerden daha düşük bir statü vermiştir. Bugün ‘gelişmiş’ olarak sınıflandırılan ülkeler (çoğunlukla Küresel Kuzey’de) doğal kaynakları ve insan kaynaklarını ayrım gözetmeksizin kullanmış, bu da halkların, kültürlerin, bölgelerin ve doğanın şiddetli bir şekilde temellük edilmesine, çıkarılmasına, kontrol edilmesine, sömürülmesine, homojenleştirilmesine ve silinmesine yol açarak çevresel bir krizin başlangıcına işaret etmiştir. İşgal edilen ve sömürülenler, çevresel bozulmaya en az katkıda bulunanlar, en büyük etkilere maruz kalmaya devam ediyor. Bu nedenle iklim adaleti savunucuları, iklim eyleminin kapsamını genişleterek insan hakları ve sosyal eşitsizlik gibi temel zorlukların da bu kapsamda ele alınmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Sömürgeci ideolojinin sürdürülmesi, günümüzün en acil sorunlarından biri olan iklim değişikliğinin temelini oluşturan çıkarcı kalkınma modelinin önemli bir itici gücüdür. Yaygın etkiler, önümüzdeki on yıllarda kapsamı ve büyüklüğü artması beklenen aşırı iklim ve hava olaylarının sıklığı ve yoğunluğunda gözlemlenen artışlardan kaynaklanmaktadır. Özellikle Küresel Güney’deki bölgeler, geçim kaynaklarında, evlerde ve topraklarda kalıcı ve geri döndürülemez kayıp ve zararların yanı sıra kültür, kimlik ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi parasal olarak ölçülemeyen etkileri de deneyimlemiştir.

İşte iklim adaleti hem bir kavram hem de bir hareket olarak bu arka planda ortaya çıkmıştır. İklim adaleti, iklim krizinin temel nedenlerini tanır ve üretim ve tüketim süreçlerinin çeşitli aşamalarında, iktidardakilerin ve ayrıcalıklıların kendi amaçları doğrultusunda ve statükoyu sürdürmenin bir aracı olarak kaynakları sömürdüğünü ve sömürgeleştirilmiş toplulukların ve madun grupların haklarını suiistimal ettiğini kabul eder. İklim adaleti, zengin ulusların ve şirketlerin, fosil yakıtları yakarak ve ekosistemlerimizden diğer ortak varlıkları çıkararak tarihsel ve güncel servet birikimi yoluyla ortak bölgelerimizin bozulmasındaki tarihsel sorumluluğunu kabul eder. Hareket, genç nesilleri, mevcut ve gelecek nesiller için sonuçlarını dikkate almadan sömürücü faaliyetlerden yararlanan önceki nesiller tarafından işlenen nesiller arası adaletsizliklere karşı konuşmaya teşvik etmiştir.

Kırılgan/Savunmasız değil- değişimin temsilcileri!

Kadınlar ve kız çocukları tüm çeşitlilikleriyle iklim değişikliğinin etkilerinden genellikle orantısız bir şekilde etkilenmektedir. Sorumlulukların ve fırsatların erkekler ve kadınlar arasında eşitsiz dağılımının yanı sıra süregelen yapısal ve geleneksel normlar, ırkçılık, LGBTQI-fobi ve ableizm gibi kesişen baskı biçimleri, iklim değişikliğinin cinsiyete göre farklılaşan etkilerini şekillendirmektedir. Bir kriz meydana geldiğinde, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri daha da keskin bir şekilde vurgulanır. Örneğin, beyaz olmayan kadınlar, genç kızlar ve erkek çocuklar daha fazla cinsel şiddet riskiyle karşı karşıyadır ve bunun sonucunda iklim değişikliği ve diğer insani krizlerin etkilerine karşı daha savunmasızdır. Çeşitli eşitsizlik biçimlerinin birlikte nasıl işlediğini ve birbirini nasıl şiddetlendirdiğini görmeye yarayan bir prizma olarak anlaşılan kesişimsellik, bu kesişimlerin belirli ayrımcılık ve/veya ayrıcalık deneyimlerine nasıl katkıda bulunduğunu eleştirel bir şekilde analiz etmek için bir araç sağlar. Cinsiyet, ırk, milliyet, sosyo-ekonomik statü, yetenek(sizlik)ler veya akademik seviyeye dayalı çoklu ayrımcılıklar, tarihsel olarak kadınların arazi kullanım haklarını, mali, teknik ve kurumsal kaynaklara erişimlerini, eğitimlerini ve siyasi katılımlarını engellemiştir. Bunun yerine, kadınlar ve kız çocukları genellikle ailelerine ve toplumlarına bakmak gibi hayati ancak değer verilmeyen rollerle baş başa bırakılmakta, bu da kadınların çoklu alanlara katılım imkanlarını azaltmakta ve birçok bağlamda marjinalleşmelerine yol açmaktadır.

 
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Etkiler, Uyum ve Kırılganlık konulu son raporunda (2022) belirtildiği üzere, kadınların biyolojik cinsiyetleri nedeniyle doğaları gereği savunmasız oldukları şeklindeki yanlış önermeye odaklanmak, karmaşık, dinamik ve birbiriyle kesişen güç ilişkilerini ve eşitsizliğin diğer yapısal nedenlerini göz ardı etmektedir. Aynı raporda “iklim adaleti, iklim değişikliğinin ele alınmasında hak temelli bir yaklaşım elde etmek için kalkınma ve insan haklarını birbirine bağlayan adaleti kapsar” ifadesi de açıkça yer almaktadır. Dolayısıyla, iklim adaletini sağlamak için kadın haklarını güvence altına almak – toplumsal cinsiyet adaletini sağlamak – zorunludur.

Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2006 yılından bu yana toplumsal cinsiyet uçurumunu izlemek için kullanılan alt endeksler (sağlık ve hayatta kalma, eğitim ve kazanç, ekonomik katılım ve fırsat, ve siyasi güçlendirme), küresel olarak toplumsal cinsiyet uçurumunu kapatma yönünde ilerleme kaydedilmiş olsa da zorlukların devam ettiğini göstermektedir. Bu zorlukların, iklim değişikliğinin etkileri ve Covid-19 pandemisinin etkilerinin ortaya çıkmasıyla daha da artması muhtemeldir. 2021 raporunda dikkat çeken bir ayrıntı, dört alt endeksin tamamında mevcut toplumsal cinsiyete dayalı uçurumun kapatılmasının kaç yıl alacağıdır. Küresel Güney ülkelerinde ve Küresel Kuzey ülkelerindeki marjinal gruplar arasında devam eden bu uçurumlar, toplumsal cinsiyet adaletsizliğini ele alma çabalarını engelleyen mevcut sosyal, ekonomik ve kültürel koşulları yansıtmaktadır. Kadınları savunmasız olarak konumlandıran ve yalnızca yerleşik ataerkil sistemlere dahil edilmelerini vurgulayan anlatılardan vazgeçmek, yapısal eşitsizlikleri değiştirmeyi ve insan ve ekolojik refah için çapraz faydalar sağlamayı amaçlayan toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımlara dayalı dönüştürücü yollar oluşturmaya yönelik önemli bir adımdır.

Toplumsal cinsiyete duyarlı iklim eylemi için aşağıdan yaklaşımlar

Kadınlar, bilgileri, dirençleri, deneyimleri ve uzmanlıklarıyla iklim değişikliğini hafifletme ve uyum sağlama çabalarına katkıda bulunan güçlü değişim aktörleridir. Daha sürdürülebilir bir gelecek için, birçoğu atalardan kalma teknolojilerden türetilen çeşitli çözümler mevcuttur. Bu çözümler kadınların demokratik haklarını ve katılımını teşvik ederken Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine de katkıda bulunmaktadır. Topluluk ve bağlam temellidirler, bu da merkezi olmayan iklim eylemlerini destekler. Geleneksel bilginin değerini ve katkısını kabul eder, topluluklarda fark yaratır ve ulusal politika çerçevelerini dönüştürürler. Bu çözümler farklı bölgelerde ve en önemlisi yerel düzeyde zaten mevcuttur. Toplumsal cinsiyet adaletine giden yol uzun olsa da ve bağlama ve eldeki sorunlara bağlı olarak farklı başlangıç noktalarından başlasa da, kadınların başlattığı ve öncülük ettiği devam eden eylem ve süreçlerden öğrenmek ve bunları çoğaltmak, başarıyı ve sürdürülebilirliği artırabilecek değerli katmanlar ekleyebilir. Toplumsal Cinsiyet Adil İklim Çözümleri veritabanı aracılığıyla iklim eylemine yönelik kadın liderliğindeki çeşitli, aşağıdan yukarıya yaklaşımlar hakkında daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

İleriye giden yol

İklim krizinden ve bu krizin şiddetlendirdiği kesişen adaletsizliklerden çıkış yolu, hayatın her alanında sömürgeci model ve yapıların dönüştürülmesinin yanı sıra gerekli onarımların yapılmasından geçmektedir. Toplumsal cinsiyet adaleti, iklim adaletinin itici güçleriyle birlikte, insan haklarına, özellikle de tüm çeşitlilikleriyle kadın ve kız çocuklarının haklarına saygı duyan eylemler gerektirmektedir. Egemen kalkınma modeline somut alternatifler, gerçek çözümlerin hayata geçtiği sahada zaten mevcuttur. Bu topluluk ve bağlam temelli girişimler, birkaç kişinin yararına yapısal eşitsizlikleri sürdürme eğiliminde olan bireyci (örneğin kişisel karbon ayak izi) veya ticari iklim çözümleriyle (örneğin elektrikli arabalar) tezat oluşturmaktadır.

Dünyanın dört bir yanında kadınların öncülüğündeki girişimler şunu açıkça ortaya koymaktadır: güvenli, temiz ve sağlıklı bir çevreye giden yolu açmak için farklı bilgi biçimlerini bütünleştirmemiz, kültürel ve manevi kimliğe saygıyı teşvik etmemiz ve çoklu baskı biçimlerini ortadan kaldırmamız gerekmektedir.